Kyoto
Japonya İzlenimlerim I
Japonya’ya 22. CIPA Sempozyumu için 9-15 Ekim 2009 tarihlerinde Japonya’nın eski başkentlerinden Kyoto’da idik.
Kyoto’ya ulaşmak için İstanbul’un Atatürk Hava Alanından Türk Hava Yolları ile Japonya’nın Kansai Hava Alanına 11 saatlik bir uçuş gerçekleştirmiştik.
Uçakta bizim gibi Sempozyuma giden 20 kadar Türk meslektaşın dışında kalan yolcular Japon vatandaşları idi.
Türkiye’den Türk Hava Yollarının Japonya’nın başkenti Tokyo ve Osaka’ya iki uçuşu doğrudan olmaktadır. Diğer yabancı hava yolları ise Moskova ve Dubai gibi merkezlerde mola vererek uçuş gerçekleştirmektedirler. Türk Hava Yollarının uçuşları doğrudan olduğu gibi daha da hesaplı görünmektedir.
Uçuş sırasında, yolcuların Japon olmasından kaynaklanmasından olacak yemeklerin arasında hemen Japon yemekleri; çiğ balık (suşi), çiğ karides ve yosun mönüde dikkati çekenlerden. Belki de bu bizi Japonya’ya hazır olmamız için bir alıştırma. Neyse ki “domuz eti yok bari, bunları yemeyi deneriz” diye mırıldanmalar…
Uzun bir yolculuk sonunda Osaka’nın Kansai Havaalanına gece varıyoruz. Osaka yaklaşık 28 milyon nüfusu ile 30 milyonluk Tokyo’dan sonra ülkenin ikinci büyük kenti. Aynı zamanda ülkenin tarihinde en büyük liman kentidir. Binlerce adadan oluşan Japonya’nın en büyük adası olan Hoşnu’nun güneybatısında Osaka Körfezinde yer almaktadır. Kansai Japonya’nın dokuz coğrafi bölgesinden biridir. Bu bölgede Nara, Vakayama, Mie, Kyoto, Osaka, Hyogo, ve Şiga kentleri vardır. Toplam 24 milyon insan yaşamaktadır.

Kansai Havaalanı önündeki otobüs durağında otomatik bir gişeden Kyoto’ya bilet alıyoruz. Bilet alırken görevli Japon bayan yardım ediyor. Durağa geliyoruz yaklaşık 15 dakika sonra otobüsümüz kalkacağını panodan öğreniyoruz ve bir yaşlı Japon muavin valizlerimizi sıraya koyuyor. Bu arada biz de valizlerin yanına sıraya giriyoruz. Tipini Türke benzettiğim birisi de bizimle kuyruğa giriyor ve kendisine Türk olup olmadığını soruyorum İranlı bir diş doktoru imiş. Firmasının verdiği bursla iki yıldır Kyoto’ya eğitime geliyormuş. Kendisine Kyoto hakkında sorular soruyorum. Bizim otelin Gion’da olduğunu nasıl gideceğimizi soruyorum; Gion’a gece vakti gitmenin güç olabileceğini Kyoto’da bir otelde kalmamızı salık veriyor. Birazdan otobüsümüz geliyor ve yola koyuluyoruz.
Yol boyu karanlık olmasına rağmen ne görürsek resimlemeye çalışırken bir yandan da sohbetimiz devam ediyor. Yol arkadaşımızdan Kyoto’nun pahalı bir yer olduğunu öğreniyoruz. Zaten biz buna hazırız, Japonya’nın pahalı bir yer olduğunu Türkiye’de de duymuştuk ve hazırlığımızı ona göre yapmıştık.
Kansai Havalanı ve Kyoto'ya Otobüs durağı:İranlı doktorla
Kyoto’ya gece ortasında varıyoruz. Gion’a gitme girişimi için birkaç taksiciye soruyorum, ancak taksicilerin yeterince İngilizcesi olmayınca anlaşamıyoruz. Gion’a gitmekten vazgeçiyoruz ve en yakın otele dalıyoruz. Bu arada bizim Japonlarla konuşmamıza dikkat kesilen Rumen bey yanaşıyor nereli olduğumuzu soruyor biz de Türk olduğumuzu söylüyoruz.
Bizi, Rumen komşu yakın görmüş olacak ki “İstanbul, şiş kebap..” diye takılıp gidiyor. Mukayese olsun diye ilk girdiğimiz otelde kalmayıp caddenin karşısındaki otele geçiyoruz ve orada kalmaya karar veriyoruz. Evet kaldığımız Hotel Inn’in resepsiyonunda bizi güler yüzlü gençler karşılıyor kayıt kürek işleri yapılıyor ve odalarımıza çıkıyoruz. Yaklaşık 100 milyona yakın bir geceliği Japon Yeni her oda için ödüyoruz. Tek kişilik rahat odalar ve odamıza yerleşiyoruz.
Sade Japon zevkiyle döşenmiş konforlu odamıza yavaş yavaş alıyoruz ve duşumuzu alıp biraz dinlendikten sonra hemen istasyona gidip açık bir marketten yiyecek bir şeyler aramaya çıkıyoruz. Ama genellikle çiğ balık ve deniz ürünü yiyecekler dikkatimizi çekiyor. 
Neyse ki reçel ve çokomel türü yiyecekler buluyoruz, şansımızdan yiyebileceğimiz dilimlenmiş ekmek de buluyoruz. Bir kaç domates ve mandalina alıyoruz. Otele dönüyoruz ve otomatik demliğimizde çayımızı da demleyerek açlığımızı yatıştırıyoruz.
İlk gün böyle atlatıldıktan sonra yarınki gün pek önemli değil gün boyu kenti keşfetip yeni imkanlar bulacağımızdan eminiz, zaten öyle de oluyor. McDonald bu gibi yabancı ülkelerde ilk keşfedilen yer oluyor. Patates kızartması var mı yok mu? Yanında tavuk ve balık kızartması da yiyebilirsiniz. Bir McDonald buluyoruz ve karnımızı güzelce doyuruyoruz. Öyleyse Gion’a gitme zamanı geldi. Gion’un 15-20 km. kadar mesafede olduğunu öğreniyoruz ve bir otobüs durağına giderek otobüse biniyoruz. Gion’un tarihi bir yer olduğunu öğreniyoruz.

Zaten yol boyunca da gözümüze tapınaklar saraylar ilişmeye başlıyor, gideceğimiz yerin rengi belirmeye başlıyor. Gion’a vardığımız zaman kalabalık caddeler ve restoranlar dikkatimizi çekiyor. İnsanlar bu bölgeye akın ediyor, meğer ki hafta sonu bu bölge Japonya’nın iç turizmi için önemli özellikle Tokyo’dan tapınaklar için gelenler oluyor ve oteller dolup taşıyor. Kyoto ve Nara çevresi de aynı şekilde tarihi özellikleri nedeniyle benzer bir kalabalığa ev sahipliği yapıyorlar.
Yol boyunca yemek içmek konusunda bir şeyler çiğ balıktan ve yosundan başka bir şey yemediklerini düşünmeye başladığım Japonlar burada beni yanıltıyor. Değişik yemeklerin olduğu, geleneksel geyşa kıyafetleri ile kimonolu garsonların buyur etikleri lokantalar önünde kuyruklar oluşuyor. Biz ise yemekten içmekten geçtik otelimizi arıyoruz, nerdeyse sürekli adres sorduğumuz minyon tipli Japon polislerle akraba olduk bile. Bir pansiyona yönlendiriliyoruz ve orada 20-25 yaşlarında görevli bir delikanlıya otelimizi soruyoruz. Bize son derece sıcak davranıyor, içerideki bilgisayarını açıp internette otelin yerini buluyor ve işaretlediği bir haritayı bize veriyor. Üstelik otelimizi buluncaya kadar yanımızda yük olmasın diye valizlerimizi bırakmamızı istiyor. Genç, öylesine güven veriyor ki, yanımızdaki dizüstü bilgisayarlarımızı dahi orada bırakıyoruz. Japon insanı böyle işte!
Burada öyle bir intiba edindim ki, bir Japon’a bayan ya da erkek fark etmiyor, bir yer sormaya gör, onlar için yardım etmek kutsal bir görev gibi. Güler yüzle yardım ettikleri gibi, adeta yardım etme imkanı buldukları için teşekkür ediyorlar.
Nihayet Gion’daki otelimizi buluyoruz. Ancak Kyoto merkezden uzak olduğu için Kyoto’da kalmaya karar veriyoruz ve Kyoto’ya dönüyoruz. Hiç olmazsa bu vesile ile Gion gibi tarihi bir bölgeyi görmüş olmayı kendimize kar sayıyoruz. Bir gün sonra yine buraya gelip tapınakları dolaşıyoruz. Bir gün sonra da Pazartesi günü konferans binamızı buluyoruz ve açılış programına katılıyoruz.
Açılış programı çok renkli oluyor. Geyşaların sunduğu bir dans gösterisi sonrasında bir kokteyl veriliyor.
Arkadaşımız Özdemir bey başına geleceği biliyor gibi –Hocam işim var, diye kokteyli terk ediyor. Bense bir merak ve öğrenme duygusu içinde kalıyorum.
Yemekte yiyeceklerin büyük çoğunluğu çiğ balık ve karides gibi su ürünleri. İtalyan mutfağından da spagetti gibi farklılıklar var. Biraz tabağıma spagetti, çiğ balık ve karides alıyorum ama yemek mümkün değil. Elimdeki çöplerden kayıp gidiyor yiyecekler. Etrafıma bakınıyorum çatal yok. Çöpü balığa saplıyorum ve havada dairevi bir şekilde dönen balığı yemek ne mümkün.
Yemek kuyruğunda tanıştığım İngiliz bir jeofizik uzmanı bey bakıyorum gayet rahat yemeğini yiyiyor,-Siz nasıl beceriyorsunuz? Diyorum, O da İngiltere’de bol miktarda çok sayıda Çin lokantasının olduğunu ve orada çöplerle yemek yemeği öğrendiğini anlatıyor. Doğrusu yıllar öncesi Çin’de de başımıza bu türden bir şeyler gelmişti. Gitmiş olduğumuz Uygur lokantasında dönen yuvarlak masa üzerindeki yemekleri çöplerle yakalayıp canlı balıkları yakalayıp yemekten daha zordu bizim için. Ancak rica ettik bize birkaç çatal kaşık bulmuşlardı. Burada maalesef yoktu. Bu arada etrafta bize göre tanıdık bir yiyecek var mı diye çaktırmadan aranmaya başladım. O sırada gözüme taze baklalar ilişti. Ne kızartılmışlardı ne de haşlanmışlardı. Her halde süs için konmamışlardı ya.. Sofralarımızın yabancısı olmayan baklalarara bakarak; kızartılmış olsalar da yanlarında bir de sarmısaklı yoğurt olsa diye içimden bir ah geçirdim. Şimdiye kadar hiç çiğ bakla yemeyi denememiştim, ama olsun, zira ne idüğü belirsiz yiyeceklere bulaşmaktan sa burada denemeliydim. Ağzıma yeşil çiğ baklayı aldığımda, ot gibi, tatsız tussuz geldi; bir de kalın iplikleri olmasaydı. yine de yutmalıydım ki görenlere ayıp olmasın!
